MACİDE TEYZE

Yeni taşındığı apartmanda ilk geceyi geçiren Derya, duvarların beklediğinden daha ince olduğunu fark ettiğinde komşularının hayatına istemeden tanık olmaya başladı.

Derya, hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiydi. Hayallerinin şehri olan İzmir’e üniversiteyi kazandıktan sonra gelmişti. Bir yıl devlet yurdunda kalmış, yapamamış, ikinci yıl eve çıkmıştı. Klasikleşmiş “Oğlum oturacak, evi bir an önce boşalt.” ikazından sonra tanıdığı herkese haber vermiş ve alelacele burayı bulmuştu. Yükte de pahada da hafif olan eşyalarını taşıması onu çok uğraştırmamıştı.

Apartman yaklaşık yirmi yıllıktı. Ev üç odaydı. Temizliği aynı gün bitiremeyen Derya, akşam yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde kendini yatağa attı. Fakat aşırı yorgunluktan da uykuya dalamaz ya insan. Öyle oldu. Yatağında dönüp dururken kulağına mırıltı şeklinde sesler gelmeye başladı. Bir kadın sesi. Biraz dikkatli dinleyince mırıltıların haricinde, ahşap zemine temas eden bir şeyin gıcırdadığını fark etti. Tahta üzerinde gidip gelen bir şey. Sesler yan daireden geliyordu. Kafasında, bir kadının sallanan sandalyede kendi kendine mırıltı halinde bir şeyler söylediği senaryosunu kurdu. Dakikalar geçtikçe artık ninni gibi gelmeye başlayan seslerle uykuya daldı.

Derya, yeni evinde geçirdiği ilk gecenin sabahında, kurduğu alarmın sesiyle uyandı. Ayaküstü bir şeyler atıştırdı, hazırlandı ve üniversitenin yolunu tuttu. Dersleri bittikten sonra arkadaşları ile dışarıda biraz vakit geçirdi ve sonra evine döndü. O gün ne sabah ne de akşam apartmanda kimseyle karşılaşmadı. Bir önceki günden kalan işleri tamamlamaya koyuldu. Akşam yemeğini yiyip biraz dinlendikten sonra yatağına geçti. Daha az yorgun hissettiğinden “Bu gece uyuyabilirim.” diye düşündü. Fakat bir süre sonra bir önceki gece duyduğu sesleri yine duymaya başladı. Sallanan bir sandalye ve içeriği anlaşılmayan mırıltılar. Hem merak ediyordu bu sesleri hem de duvarları bu derece ses geçiren böyle bir evde yaşamak zorunda olduğu için hayıflanıyordu.

Ertesi sabah evden ayrılırken, yan daireden çıkan, kendinden üç dört yaş büyük olduğunu tahmin ettiği bir kadınla karşılaştı. Spor ama şık giyimli, düz sarı saçlı, hafif çilli, oldukça hoş görünen bir kadınla. Birbirlerine günaydın dedikten sonra kadın, “Hoş geldiniz. Yeni taşındınız galiba. Ben Seda. Giyim öğretmeniyim.” dedi. “Teşekkür ederim. Evet. Ben de Derya. Hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiyim.” diye karşılık verdi Derya. Ayaküstü bu kadarı kâfi gelen konuşmadan sonra birbirlerine iyi günler diyerek ayrıldılar. Ayrıldılar ayrılmasına ama Derya’nın aklına iki gecedir duyduğu sesler geldi. Neydi bunlar? Pat diye de sorulmazdı ki.

Okul, dersler, eve alışma süreci, mırıltılar, sandalye gıcırtısıyla hafta sonu geldi. Günlerden cumartesiydi. Yerleşme işi tamamen bitmişti ve bu günü dinlenmeye ayırmıştı Derya. Öğleden sonra saat iki gibi birden kapısı çaldı. Derya kapıyı açtığında elinde bir tabakta dört dilim kekle Seda duruyordu. Merhabalaştıktan sonra Derya, Seda’yı içeri buyur etti. Hemen bir kahve suyu koydu. Keklerini yiyip kahvelerini içerken çok özellerine inmeden hukuk bölümünden, öğretmenliğin zorluklarından, yapmaktan hoşlandıkları şeylerden konuştular. Aslında Derya’nın merak ettiği şey dilinin ucundaydı ama yine soramıyordu; henüz sırası değildi. “Tekrar hayırlı olsun, güle güle otur, ben de beklerim.” deyip ayrıldı Seda. Son yılların tabiriyle enerjileri tutmuştu. İkisi de birbirinden hoşlanmış, iyi anlaşacaklarını düşünmüşlerdi.

İadeyi ziyaret elbette gerekliydi. On gün sonra mini fırınında yaptığı poğaçalarla bu kez Derya, Seda’nın kapısını çaldı. İçeri girdiğinde krem rengi koltukta oturan bir kadınla karşılaştı Derya. Siyahlar arasına beyazlar saçılmış saçlara, yorgun ama şefkatle bakan mavi gri arası gözlere sahip bir kadındı. Dizlerinde el örgüsü bir battaniye vardı. Kırk kırk beş yaşlarında gösteriyordu. Hayranlık uyandıracak kadar güzeldi. Duruşu, bakışları, oturuşuyla asalet timsaliydi. Neden bilmiyordu ama Derya’nın kadına kanı ısınıvermişti. İçine yayılan sıcaklıkla yanındaki koltuğa ilişiverdi. Sonra Seda girdi içeri.

“Tanıştırayım. Teyzem Macide.” dedi. Macide Teyze usulca başını öne eğip, “Hoş geldin kızım.” dedi. Derya hem güzeller güzeli bu kadın karşısında tutulup kaldığından hem de elini öpmesine müsaade edip etmeyeceğini bilmediğinden sadece “Hoş bulduk teyzeciğim.” diye karşılık verdi. Seda mutfağa gitti, poğaça ve çaylarla tekrar yanlarına geldi. Macide Teyze çayını bitirdikten sonra Yeşilçam filmlerindeki kadınlara taş çıkaran endamıyla odasına geçti. Seda ile Derya günlük, rutin şeylerden konuşmaya devam etti. Derya biraz daha oturduktan sonra evine döndü.

Döndü ama Derya’nın aklında Macide Teyze vardı. Zarafeti, güzelliği, verdiği huzur.

Birkaç görüşmeden sonra aralarında oluşan samimiyete dayanarak Derya artık dayanamadı ve Seda’ya Macide Teyze’yi sordu. Derin bir nefes aldıktan sonra, yıllardır açılmamış bir kutuyu açar gibi anlatmaya başladı Seda:

“Annemler üç kardeşlerdi. Annem, Macide Teyzem ve dayım. Rauf Dayım en büyükleriydi. Annem ortanca, Macide Teyzem en küçükleri. Çok varlıklı bir aile olmasalar da maddi durumları fena değildi. Dedem tapu müdürüydü. Uzun bir ömrü olmadı ve altmış yaşlarında vefat etti. Annemin erken evliliğinin sonucunda dünyaya gelmek için pek beklemeyen ben, aklımın erdiği ve her şeyi hatırladığım yaşlardayım o zamanlar. Macide Teyzem mahalleden bir komşularının Selim adındaki yeğenine gönlünü kaptırmıştı. Selim uzun boylu, kumral, ela gözlü, fiziği düzgün bir gençti. İzmir’de üniversite okuyor, yurtta kalıyordu. Ayda bir kez aynı yaşlarda olan kuzenini görmeye geliyordu. İşte Macide Teyzem’i bu gidiş gelişlerinde görmüş. Tanışmışlar ve ilişkileri duygusal bir boyut kazanmış. En azından teyzem için öyle. Ve buluşmaları haftada bire dönmüş. Her pazar sahil kenarındaki çay bahçesinde gözden uzak bir masada buluşurlarmış. Biz çok sonra öğrendik ilişkilerini. Selim, Macide Teyzem’e çok vaatler vermiş. Onu çok sevdiğini, onunla evlenmek istediğini, okulu bittikten sonra da ailelere durumu açıp işi resmiyete dökmek istediğini söyleyip durmuş. Çok mutluydu Macide Teyzem. Havalarda uçuyor, gelecek hayalleri kuruyor, belki ben de üniversitede bir bölüm okurum diye planlar yapıyordu.

Günler böyle sürerken çok büyük bir acıyla sınandık. Feci bir trafik kazasında annemi ve babamı kaybettim. Çok zor günler geçirdim. Küçücük yaşımda kalbimde bir değil, iki sızı birden taşıyordum. Kader beni usulca anneannemin ve Macide Teyzem’in kollarına bıraktı. Takvimler ilerliyordu ama unutamıyorduk. Onların bedensel yokluklarını kalbimizde doldurmaya çalışıyor ve o iki sızıya sarılarak yaşamaya devam ediyorduk.

İki yıllık bir süreden sonra Selim’in mahalleye gelmeleri azalmaya başladı. Ve bir gün bıçak gibi tamamen kesildi. Selim teyzemin ne telefonlarına çıktı ne bir not bıraktı. Ne bir elveda ne bir açıklama. Selim’i deliler gibi seven teyzem, ikinci kaybından sonra —ilki annem— aklını yitirdi. Anneannem de öldükten sonra ben ve Macide Teyzem bu evde birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Kim kime yük, kim kime şifa bilmiyorum. Fakat bize, içinde olmak isteyip istemediğimiz sorulmayan bu hikâyede, uyum ceketini ben giymiştim ve teyzemi bir broş gibi yakama iliştirmiştim. Hafta içi bir bakıcı eve geliyor ve onunla ilgileniyor. Bakıcı ücretini ve teyzemin kişisel harcamalarını Rauf Dayım karşılıyor.

Ne yapıyoruz biliyor musun? Her pazar günü Selim’le oturdukları sahil kenarındaki o çay bahçesine gidiyoruz. Kimseye görünmemek gibi bir kaygımız olmadan. Macide Teyzem’e her buluşma için mevsimine uygun yeni bir kıyafet dikiyorum. Bazen bir elbise, bazen bir döpiyes. Saçlarını güzelce tarayıp açık bırakıyoruz; hafif bir makyaj ve elinde minik bir çantayla çay bahçesine gidiyoruz. Birer kahve söyleyip yaklaşık bir saat bekliyoruz. Sonra ben, ‘Teyzeciğim, bugün gelemeyecek demek ki. Belki uçağı kaçırmıştır. Gidelim mi, ne dersin?’ diyorum. ‘Haftaya gelir, değil mi Seda?’ diye soruyor. ‘Gelir teyze.’ diyorum. Bazen aniden çıkan iş toplantısı, bazen bir yakının vefatı, bazen de yorgan döşek hasta yattığı bahaneleri ile her pazar çay bahçesinden geldiğimiz gibi ayrılıyoruz. Hiç gelmeyecek Selim’i bekleme oyunu oynuyoruz. İnanmış gibi yaptığım, iki kişilik bir oyun.

Yıllardır o kadar çok kıyafet diktim ki. Baktım dolaplar almıyor, ikinci el bir dükkâna veriyorum. Gelen parayla kumaş alıp bir sonraki pazar için yeni bir elbise dikiyorum.

Macide Teyzem pazar günleri sabahına bir umutla uyanıyor, akşamına hayal kırıklığıyla yatağına giriyor.

Geceleri odasına çekildiğinde sallanan sandalyesine oturuyor ve kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor. Belki gelmediği için Selim’e kızıyor. Belki unutmamak için anıları tekrar ediyor. Belki de anneme ikimizden haberler veriyor.

Macide Teyzem kırılmış dallarıyla hayata tutunmaya çalışıyor. Onu suluyorum, seviyorum, pazarları çiçek açtırıyorum. Elimden başkası gelmiyor.”

Seda’nın anlattıkları karşısında ikisi de gözyaşlarını tutamadı, birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Tahta gıcırtısının hikâyesi gelip bir yumru gibi Derya’nın içine oturdu.

Mine PAMUK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir